Sosyal Etkileşim Yoksunluğunda Dil Edinimi
شَغَلَتْ مَسْأَلَةُ أَصْلِ اللُّغَةِ وَ قُدْرَةُ الْإِنْسَانِ عَلَى اِكْتِسَابِهَا اِهْتِمَامَ الْفَلَاسِفَةِ وَ اللُّغَوِيِّينَ وَ عُلَمَاءِ النَّفْسِ. وَ فِي قَلْبِ هَذَا الِاهْتِمَامِ يَبْرُزُ سُؤَالَانِ: هَلْ يُولَدُ الْإِنْسَانُ مُزَوَّداً بِاسْتِعْدَادٍ لُغَوِيٍّ سَابِقٍ عَلَى الْخِبْرَةِ؟ أَمْ أَنَّ اللُّغَةَ تُبْنَى تَدْرِيجِيّاً بِفِعْلِ الْبِيئَةِ وَ التَّرْبِيَةِ؟
وَ مِنْ هُنَا ظَهَرَتْ فِي الذَّاكِرَةِ التَّارِيخِيَّةِ مُحَاوَلَاتٌ مُبَكِّرَةٌ قُدِّمَتْ بِوَصْفِهَا بَحْثاً عَنْ جَوَابٍ عَمَلِيٍّ. وَ يُعَدُّ أَقْدَمَ مَا يُذْكَرُ فِي هَذَا الْبَابِ رِوَايَةُ هِيرُودُوتَ عَنْ فِرْعَوْنِ مِصْرَ بِسْمَتِيكَ الْأَوَّلِ (نَحْوَ 600 ق.م). فَبِحَسَبِ مَا نُقِلَ، أَرَادَ الْفِرْعَوْنُ الِاهْتِدَاءَ إِلَى “اللُّلْغَةِ الْأُولَى”، فَ عَزَلَ طِفْلَيْنِ عَنِ الْمُجْتَمَعِ، ثُمَّ سَلَّمَهُمَا إِلَى رَاعٍ مُنِعَ مِنْ مُخَاطَبَتِهِمَا، بِحَيْثُ يَنْشَآَنِ بَعِيداً عَنِ الْكَلَامِ الْمُنَظَّمِ وَ التَّفَاعُلِ اللُّغَوِيِّ الْمُبَاشِرِ. وَ تَذْكُرُ الرِّوَايَةُ أَنَّ أَوَّلَ لَفْظٍ نُسِبَ إِلَيْهِمَا كَانَ “بِكُوس”، وَ رَبَطَ بَعْضُ النَّاقِلِينَ ذَلِكَ بِكَلِمَةٍ تَعْنِي “الْخُبْزَ” فِي لُغَةٍ أُخْرَى.
وَ بَعْدَ قُرُونٍ تَرِدُ أَخْبَارٌ عَنْ مُحَاوَلَةٍ شَبِيهَةٍ تُنْسَبُ إِلَى الْإِمْبَرَاطُورِ فِرِيدِرِيك الثَّانِي فِي الْقَرْنِ الثَّالِثَ عَشَرَ. وَ يُذْكَرُ أَنَّ أَطْفَالاً نُشِّئُوا مِنْ غَيْرِ تَعَرُّضٍ كَافٍ لِلْكَلَامِ الْمُنْتَظِمِ عَلَى أَمَلِ رَصْدِ اللُّغَةِ الَّتِي قَدْ تَظْهَرُ تِلْقَائِيّاً. وَ تُفِيدُ بَعْضُ الْمُدَوَّنَاتِ، وَلَا سِيَّمَا مَا ارْتَبَطَ بِاسْمِ سَالِيمْبِينِي، بِأَنَّ الْأَطْفَالَ لَمْ يَكْتَسِبُوا لُغَةً أَصْلاً، وَ أَنَّ الِانْقِطَاعَ عَنِ الْمُخَاطَبَةِ وَ الرِّعَايَةِ لَمْ يَتْرُكْ فَرَاغاً لُغَوِيّاً فَحَسْبُ، بَلْ دَفَعَهُمْ إِلَى عُزْلَةٍ انْفِعَالِيَّةٍ قَاسِيَةٍ انْعَكَسَتْ عَلَى نُمُوِّهِمْ نَفْسِهِ.
وَ فِي الْعَصْرِ الْحَدِيثِ لَمْ يَعُدِ الِاسْتِدْلَالُ قَائِماً عَلَى الرِّوَايَاتِ وَحْدَهَا، بَلْ بَرَزَتْ حَالَاتٌ وَاقِعِيَّةٌ وُصِفَتْ ضِمْنَ مَا يُعْرَفُ فِي الْأَدَبِيَّاتِ بِـ “الْأَطْفَالِ الْمُتَوَحِّشِينَ”. وَ يُقْصَدُ بِهَذَا الْمُصْطَلَحِ أَطْفَالاً فُقِدُوا زَمَناً طَوِيلاً أَوْ نُبِذُوا مِنْ مُحِيطِهِمْ، فَ نَشَؤُوا بَعِيداً عَنِ الرِّعَايَةِ الْبَشَرِيَّةِ وَ الْكَلَامِ الْمُتَبَادَلِ، بَلْ رُوِيَتْ عَنْ بَعْضِهِمْ قِصَصٌ تُشِيرُ إِلَى أَنَّهُمْ عَاشُوا بَيْنَ الْحَيَوَانَاتِ أَوْ كَبِرُوا تَحْتَ حِمَايَتِهَا، فَ اكْتَسَبُوا أَنْمَاطاً سُلُوكِيَّةً أَقْرَبَ إِلَى مُحِيطِهِمْ غَيْرِ الْبَشَرِيِّ مِنَ الْبِيئَةِ اللُّغَوِيَّةِ الْإِنْسَانِيَّةِ.
وَ تَقُودُ حَصِيلَةُ هَذِهِ الْمُعْطَيَاتِ إِلَى تَفْسِيرٍ نَفْسِيٍّ-لُغَوِيٍّ يُعْرَفُ بِـ “فَرَضِيَّةِ الْفَتْرَةِ الْحَرِجَةِ”. فَبِحَسَبِ هَذِهِ الْفَرَضِيَّةِ يَمْتَلِكُ الدِّمَاغُ فِي الطُّفُولَةِ لُدُونَةً عَصَبِيَّةً أَعْلَى تُسَاعِدُ عَلَى بِنَاءِ الْبُنَى الصَّوْتِيَّةِ وَ النَّحْوِيَّةِ وَ الدَّلَالِيَّةِ عَبْرَ التَّعَرُّضِ الطَّبِيعِيِّ. وَلِذَلِكَ، إِذَا تَأَخَّرَ الِاتِّصَالُ اللُّغَوِيُّ عَنْ زَمَنِهِ الْبَيُولُوجِيِّ الْمُلَائِمِ، فَإِنَّ الْفَرْدَ لَا يَكْتَسِبُ الْكِفَايَةَ اللُّغَوِيَّةَ الْكَامِلَةَ لَاحِقاً وَلَوْ تَلَقَّى تَعْلِيماً مُكَثَّفاً.
"Dilin kökeni meselesi ve insanın onu edinme yetisi, filozofların, dilbilimcilerin ve psikologların ilgisini meşgul etmiştir. Bu ilginin merkezinde iki temel soru öne çıkmaktadır: İnsan, deneyimden önce gelen bir dilsel yatkınlıkla donanmış olarak mı doğar? Yoksa dil, çevre ve eğitimin etkisiyle aşamalı olarak mı inşa edilir? Buradan hareketle, tarihsel hafızada pratik bir cevap arayışı olarak sunulan erken dönem girişimler ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda zikredilen en eski örnek, Herodot'un Mısır firavunu I. Psamtik (MÖ 600 civarı) hakkında aktardığı rivayettir. Aktarılanlara göre Firavun, 'ilk dile' ulaşmak istemiş, bu yüzden iki çocuğu toplumdan tecrit etmiş ve onları kendileriyle konuşması yasaklanan bir çobana teslim etmiştir; böylece çocuklar düzenli konuşmadan ve doğrudan dilsel etkileşimden uzak bir şekilde büyüyeceklerdir. Rivayet, onlara nispet edilen ilk sözcüğün 'bekos' olduğunu belirtir ve bazı aktarıcılar bunu başka bir dilde 'ekmek' anlamına gelen bir kelimeyle ilişkilendirmiştir. Yüzyıllar sonra, on üçüncü yüzyılda İmparator II. Frederick'e atfedilen benzer bir girişime dair haberler gelir. Kendiliğinden ortaya çıkabilecek dili gözlemlemek umuduyla çocukların düzenli konuşmaya yeterince maruz kalmadan yetiştirildiği zikredilir. Özellikle Salimbene adıyla ilişkilendirilen bazı kayıtlar, çocukların aslında hiçbir dil edinemediklerini ve hitap ile bakımdan koparılmanın sadece dilsel bir boşluk bırakmadığını, bilakis onları bizzat gelişimlerine yansıyan şiddetli bir duygusal izolasyona sürüklediğini bildirmektedir. Modern çağda ise çıkarım artık yalnızca rivayetlere dayanmamakta, literatürde 'vahşi çocuklar' olarak bilinen kapsamda tanımlanan gerçek vakalar öne çıkmaktadır. Bu terimle, uzun süre kaybolan veya çevrelerinden dışlanan, böylece insani bakım ve karşılıklı konuşmadan uzak yetişen çocuklar kastedilmektedir; hatta bazıları hakkında hayvanlar arasında yaşadıklarına veya onların himayesinde büyüdüklerine dair hikayeler anlatılmış, bu yüzden insani dil ortamından ziyade insan dışı çevrelerine daha yakın davranış kalıpları edinmişlerdir. Bu verilerin toplamı, 'kritik dönem hipotezi' olarak bilinen psikodilbilimsel bir açıklamaya götürmektedir. Bu hipoteze göre beyin, çocuklukta doğal maruz kalma yoluyla ses, sözdizimi ve anlamsal yapıların inşasına yardımcı olan daha yüksek bir sinirsel esnekliğe sahiptir. Bu nedenle, eğer dilsel iletişim uygun biyolojik zamanından gecikirse, birey daha sonra yoğun bir eğitim alsa bile tam dilsel yeterliliği kazanamaz."